Toplumsal Belleğimize kolektif bir katkı...

almanak 2015kapakKadınlığa dair bilincimiz 1960-1970’li yıllarda sosyalist hareket içinde biçimlenmişti. O zamanlar, kadınların kapitalizm koşullarında işgücü açığının doğduğu dönemlerde istihdam alanına çekilen; kriz koşullarında ise ilk önce kapı dışarı edilen, bir çeşit “yedek sanayi ordusu” görevini gördüğü, bizler için bir kaziye idi.

Durum, gerçekten de 1980’lerin neoliberal doktrinleri yürürlükteki Keynesyen politikaları alaşağı edene, sınaî üretim (ya da popüler deyişle “paslı kuşak”) Güney ülkelerine aktarılana, Kuzey’de “sanayi-sonrası/post-endüstriyel” olarak da adlandırılan, finans, hizmet, iletişim, bilişim vb. sektörlerin ağırlık kazanmasına... dek böyleydi. Klasik sınaî toplumlarında, kadınlar kapitalist üretimin göreli sorunsuz işlediği büyüme dönemlerinde yığınlar hâlinde üretime katılır, istihdamın daraldığı kriz dönemlerinde ise evlerine geri gönderilirlerdi...

O güne dek kadınların çalışmasının önünde en büyük engel cinsiyetçi işbölümüydü. Yani “yeniden üretim”in, yani işgücünün ertesi güne hazırlanması ve geleceğin emekçi kuşaklarının yetiştirilmesi için gereken faaliyetlerin çoğunlukla “domestik alan” denilen hane içine, büyük ölçüde kadınların sırtına yüklenmesi...

Yani kadınlar, kapitalist üretim tarzı tarafından yığınsal olarak üretime çekilseler de, sosyalizasyonları nedeniyle yeniden-üretimi ya da daha popüler deyişle ev işlerini esas görevleri olarak görmekteydiler. Bu, hiç kuşkusuz ki patronlara önemli avantajlar sağlayan bir kültürel biçimlenişti; böylesi bir öz-algı, kadınların talepkârlık düzeyini düşük tutmaktaydı. Eğer esas görevim kocam ve çocuklarım ile ilgilenmek ise, ücretli iş, aile bütçesine katkıda bulunmak üzere katılacağım, bana “dışsal” bir alandır. Ben, çalıştığım işte “geçici”yimdir; öyle olduğu sürece de, daha yüksek ücret, daha kısa çalışma süresi, daha iyi çalışma koşulları, kıdem tazminatı, emeklilik hakkı vb. talepler benim için hayatî değildir. Çünkü önceliğim, bir an önce durumumu(zu) biraz düzeltip “evimin kadını” olabilmektir...

İŞÇİ SINIFI: GÜNCELDEN TARİHSELE...

almanak 2015kapak2015 yılında göç, önceki yıllara kıyasla uluslararası kamuoyunun gündeminde çok daha fazla yer almıştır. Savaşlar, aşırı yoksulluk, kısıtlı insani yardım, temiz suya ve sağlık hizmetlerine erişimeme gibi nedenlerle dünya genelinde evlerini terk etmek zorunda kalan kişi sayısı 2015’te 60 milyonu aşmıştır.

II. Dünya Savaşı yıllarında gerçekleşenlerden sonra en büyük göç dalgası olarak kabul edilen Suriye’den göç; zorunlu göç edenlerin sayılarının ülke içinde 7,6 milyonu, diğer ülkelerde 5 milyonu aşmasıyla, zorunlu göç verilerinin içinde önemli yer tutmaktadır. Savaş nedeniyle 2011’den bu yana Suriye’den ayrılanlar öncelikle Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak, Mısır gibi Suriye’ye yakın mesafedeki ülkelere sığınmışlar; bir kısmı ise kendilerine Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, ABD ve Kanada gibi daha uzak ülkeleri hedef ülke olarak seçmişlerdir.

Mülteci temel olarak, “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen” kişidir. Mültecilik iddiası olan kişiler, bu iddialarını kendi ülkelerinden başka bir ülkeye girerken veya girdikten sonra ileri sürebilirler. Bu kişiler ülkeye düzenli veya düzensiz yollardan giriş yapabilirler. Düzenli giriş pasaport, vize gibi ülkelerin kendi sınırlarına girilirken talep ettiği geçerli seyahat belgeleri ile resmi giriş noktalarından olurken; düzensiz giriş bu belgeler temin edilmeden, resmi olmayan biçimde gerçekleşir. Ayrıca ülkeye öncelikle düzenli biçimde giriş yapmış kişiler daha sonra geçerli seyahat belgelerinin sürelerinin dolması ile düzensiz hale gelebilirler. ‘‘Mülteci’’ ülkesinde zulüm görme tehlikesinin bulunması nedeniyle “göçmen”den ayrılmaktadır. Göçmen, ekonomik nedenlerle bir ülkeden başka bir ülkeye giden kişiler için kullanılmaktadır. Bu ayrım geri-göndermeme (non-refoulement) ilkesinin ihlal edilmemesi bakımından anlamlıdır.

AÇIK SÖZLÜ OLMAK İYİDİR! (7 HAZİRAN SONRASINA DAİR DEĞERLENDİRME)

almanak 2015kapak1970’lerle birlikte dünya ölçeğinde yaşanan kapitalist krizin getirdiği yapısal dönüşüm, küçük üretim üzerinde de bir dizi farklı değişikliğe yol açmıştır. Bu dönüşüm, daha çok üretimin küçük ve orta boy işletmeler özelinde planlanmasını karşımıza çıkartmıştır. Hem üretimin planlanmasında bu yönde bir değişim yaşanmış, hem de özellikle geç kapitalistleşen ülkelerde bölgesel kalkınma anlayışı üzerinden bir kalkınma stratejisi belirlenmiştir. Üretim süreçlerinin parçalanıp, esnek uzmanlaşma, alt sözleşme ilişkileri gibi biçimlerde küçük ve orta boy işletmeleri öne çıkaracak şekilde gelişen bu süreçte, geç kapitalistleşen ülkelerde bölgesel kalkınma anlayışına uygun yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılmıştır. Özellikle 1970 sonrası küreselleşme tezlerinin ilerisinde tartışılan “yönetişim” kavramı, bu sürecin siyasal altyapısını oluşturmuş, diğer yandan “kurumsal iktisatçıların” ekonomiyi siyasetten bağımsız kurumlar üzerinden dengeye getirme önerileri ise sürecin diğer bir yürütücüsü olmuştur.

Türkiye özelinde planlama çalışmalarına, kalkınma stratejilerine bakıldığında kalkınma ajansları üzerinden bölgesel kalkınmanın etkinleştirilmeye çalışıldığı ve özellikle 1990 sonrasında oluşturulan bağımsız kurullarla birlikte meta piyasalarının birikimin ihtiyacına göre düzenlendiği bir dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Bu noktada yerel dinamikleri ön plana çıkaran kalkınma stratejilerini ve üretimin değişen formu olarak esnek ve küçük üretimin yaygınlaşmasını anlayabilmek, Türkiye’de yakın dönem kapitalist gelişimin tarihsel analizi içerisinde mümkündür.

Bu çalışmada küçük üreticilik olgusunun tarihsel analizi, aynı zamanda küresel kapitalist kalkınma stratejisi olarak bölgesel/yerel odaklı kalkınma anlayışına içkin bir biçimde ele alınmaya çalışılacaktır. Sosyal gerçekliği anlama çabamızda, parça ile bütün arasındaki diyalektik ilişkiyi her zaman akılda tutarak, kapitalist ilişkiler içerisinde Türkiye’deki sanayileşme, kalkınma sorunu veya çabasının bir parçası bütünsel ilişkiler etrafında analiz edilecektir. Bu anlamıyla yaşanan dönüşümün siyasal alanda hakim söylemi olan yönetişim meselesi de çalışmamızda yer bulacaktır.

PLANLAMA TARTIŞMALARINA BİR ÖRNEK: FORUM DERGİSİ DENEYİMİ

Almanak 12 13kapak2008-9 küresel ekonomik krizi, gerek yarattığı yıkıcı etkileri ile gerekse de krizin etkisi altına aldığı bölge itibariyle kapitalizmin tarihindeki büyük krizler arasında yerini almıştır. Bu çalışmada, dünya ekonomisinde 2008 krizinin etkilerinin 2013 yılı itibariyle halen sürmekte olduğunu ileri sürüyoruz. Bu argümanı desteklemek için ilk olarak erken kapitalistleşmiş ülkeleri temsilen ABD, Avro Bölgesi ve Japonya’nın 2013’teki temel ekonomik verileri incelenerek 2008 krizinin etkilerinin sürdüğü gösterilecektir. İkinci olarak, geç kapitalistleşen ülkeleri temsilen Çin, Brezilya, Türkiye ve Rusya’nın 2013 yılı içindeki ekonomik performansı, temel veriler aracılığıyla analiz edilecektir. Son olarak krizin etkilerini sürdürdüğü argümanı, krizin önümüzdeki dönemde izleyebileceği seyir üzerine iki farklı olası gelişme patikasına işaret edilerek detaylandırılacaktır.

KURALLI İKTİSAT POLİTİKALARI ve PİYASANIN ALTIN KURALI OLARAK KRİZLER

Almanak 12 13kapakAnadolu’nun her yerinde, hemen hemen tüm derelerde, son bir kaç yıl içinde, 49 yıllığına binlerce şirkete, suyun kullanım hakkı; Hidroelektrik Santral (HES) yapılmak üzere devredilmiştir. “su kullanım hakkı anlaşmaları” ile şirketlere devredilen (satılan) sadece suyun değil; suyun yeryüzünde yolculuk yaptığı bölgenin (su havzasının) de kullanım hakkıdır. Doğanın hakkı olan, tüm canlılara yaşam sağlayan su; havzası ile birlikte şirketlerin kullanımına ve sermaye birikimine “bütünleşik” olarak sokulmaktadır. Enerji üretim lisansları ile su kullanım hakkı sözleşmeleri ile sadece su metalaştırılmamakta su havzaları da sermaye birikimine sokulmaya çalışılmaktadır.

Kapitalistler, kullanım hakkına sahip olacakları suyu, enerjiyi, havzalarda yaşayan ya da üretecekleri biyolojik tür ve çeşitleri belirledikleri pazarlarda satarak sermaye birikimlerini arttırmayı hedeşemektedirler. Son yıllarda yaşamın ve yaşam alanlarının sermaye birikimine sokulması şirketlerin kendi krizlerinden çıkışları için buldukları yeni yöntemleridir.  

Aslında yapılmak istenen Dünyanın pekçok yerinde doğanın üstünde yaşanan saldırılardan farklı değildir. J. B. Foster (1999) 80’lerin ortalarında yaşanan doğadaki yıkımlardan yola çıkarak saldırının küresel boyutunu işaret ediyordu. E. Galeano (1988) ise Latin Amerika’da yaşanmakta olanların sadece doğanın yıkımı olmadığını beraberinde proleterleşmeyi nasıl yarattığını, saldırı ortaklarını yabancı patronlarla komisyoncu burjuvazi olarak açıklarken yaşananların nasıl da Malthus’çu bir yaklaşımla nufusun hatta yoksul nufusun artışına bağlandığını Latin Amerikada yaşanan örneklerle vermektedir. O yıllarda Latin Amerika’da, kapitalizmin yaklaşan krizinin faturasının insanlara kesildiğini ve krizden çıkış için sanayileşmenin ve doğal varlıkların ticarileştirilmesinin hızının nasıl arttığını okurken bugün Anadolu’da yaşananlarla örtüşmesi zamanı ortadan kaldırırken kapitalizmi ve krizlerinden çıkışlarında doğanın ve sınıfın üzerinde yarattığı baskı ve kriz açığa çıkmaktadır.

ORMANLAR, KIRSAL ALANLAR ve İSTANBUL BOĞAZININ “İDEOLOJİK” KÖPRÜLERİ

Almanak 2011Makalede, “İnsan Hakkı” ve “Hak İhlalleri” kavram ve olguları, ekonomik açıdan ve kapitalist sistemin dinamikleri bağlamında ele alınarak, zamanla sistemin ilerleyişi doğrultusunda değişim ve farklılaşma görüntüleriyle irdelenecektir. Bu nedenle, tarihsel sınırlarıyla, kapitalizmin kategorik olarak netleştiği dönemden gerilere gidilmeyecek; teorik sınırlarıyla ise, Marksizm tartışmalarına kayılmayacaktır. “İnsan Hakkı” ve “Hak İhlalleri” konuları tartışılırken, Kapital’in alt başlığında da ifade edildiği üzere, “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” ölçütünün odağa koyulmamasının ciddi bir eksikliği oluşturduğu bilinciyle böyle bir denemeye girişmenin amacı, kapitalizmin aldatıcı yüzünün sergilenmesidir. 

17. yüzyılın sonlarından 18. yüzyılın ortalarına kadar uzanan sürede John Locke etkisi altında “doğal hukuk” görüşünden kaynaklanan insan hakları yaklaşımı, toplum içinde bireyi diğer bireylere ve devlet aygıtına karşı koruma mantığı içinde gelişmiştir. Fransız İhtilali’ni izleyen dönemde, kısmen J. J. Rousseau’nun da etkisi altında gelişen bilim ve inançlar karışımı bir doku üzerinde (Russell, 1961; 693) şekillenen “İnsan Hakkı” olgusu zaman içinde tedricen ferdiyetçi görüş üzerine oturtulmuştur. 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, emredici hukuki değeri olmayıp daha çok siyasî değeri haiz, otuz maddelik bir metin halinde oluşturulan insan hakları konusu uluslararası alanda yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ana başlığı altında otuz madde içinde kapsanan insan hakları üç alt başlık altında toplanmaktadır. Alt başlıklar şöyledir: “Kişi Özgürlükleri ve Siyasal Haklar” başlığı altında birinci kuşak haklar; “Sosyal, İktisadi ve Kültürel Haklar” başlığı altında ikinci kuşak haklar; ve nihayet, “Dayanışma Hakları” başlığı altında da üçüncü kuşak insan hakları kapsanmıştır (Kabaoğlu, 1997; 16–22).

SAYILARLA TÜRKİYE’NİN SAĞLIĞI

Almanak 2011Arif Dirlik’in, “Sadece bir ulus değildir; bir uygarlıktır,” notunu düştüğü Çin’in geneli veya özelde ise “bugünü” hakkında yazmak kolay değil.

Binlerce tarihsel bağıntı ve güncel referanslarıyla Çin, çoklu bir örnektir.

Bu örneğin bir ucunda Konfüçyüs’ten Mao’ya bir tarihsel birikim, bir ucunda ise Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, “Türkiye’nin Doğusu, Güneydoğusu Türkiye’nin Çin’i olacak. Vergileri neredeyse sıfırladık. 6’ncı bölgede tamamen kaldırdık,” demesi durur…

Evet, karmaşık bir soru(n)dur Çin...

ÇİN’İN GENEL GÖRÜNÜMÜ

“Sosyalist mi, değil mi?” tartışmalarından önce Çin’in genel görünümüne ilişkin kimi verileri anımsamak/anımsatmak yararlı olacaktır…

  • Çin 9.596.961 kilometre yüzölçümüyle dünyanın 4’üncü büyük ülkesi. 1.33 milyar nüfusuyla da dünyanın en kalabalık ülkesi. Gezegenimizin nüfusunun 6’da 1’i Çin’de yaşıyor.
  • Nüfusun yüzde 95’i okuma-yazma biliyor. Çalışan nüfus 829 milyonu geçiyor. Çin’de nüfusu 1 milyonun üstünde 200 kent var. Avrupa kıtasının milyonluk kentlerinin sayısının 39 olduğunu göz önüne alırsak, Çin’in büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz.

TÜRKİYE’DE ÖZEL GÜVENLİĞİN GELİŞİMİ VE BUGÜNÜ

almanak200012001 yılı sonları, küreselleşmenin anavatanı ABD'de, tarihin en büyük iflas ve yolsuzluk skandallarından birine tanık oldu.   80 Milyar USD piyasa değeri ile ABD'nin 7. büyük şirketi ve enerji devi ENRON, arkasında romanlara ve Hollywood filmlerine konu olacak bir çok olay bırakarak iflas etti.

İflas eden yanlızca bir çok uluslu şirket değil aynı zamanda dünyaya küreselleşme ambalajıyla pazarlanmaya çalışılan neo-liberal kapitalist sistemin ta kendisi idi.

ENRON’un iflası ile birlikte sistemin eksikleri ve yanlışları çok daha net gözler önüne serilmeye başlandı. Çok uluslu şirketlerin küresel ekonominin kurallarının belirlenmesinde ne denli büyük rol oynadıkları, küreselleşmenin baş döndürücü hızı karşısında hukukun birçok yönü ile yetersiz kalması, kamuoyunun ve tüketicinin nasıl kolaylıkla kandırılabildiği ENRON vakası ile açıkça görüldü.

YEREL YÖNETİMLERDE HAK GASPLARI VE YOLSUZLUKLAR

Almanak 2011Tunus’ta, 26 yaşındaki diplomalı işsiz seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da kendini yakması sonrasında ortaya çıkan toplumsal hareketler, hızla diğer bazı Arap ülkelerine de yayıldı. Çok geçmeden, 14 Ocak 2011’de, Tunus Başkanı Bin Ali ülkesinden kaçtı. Mısır’ın on yıllardır başkanlığını yapan ve yerini oğluna bıkarmaya hazırlanan Başkanı Hüsnü Mübarek, Kahire’ninTahrir Meydanı’nda odaklanan halk hareketi tarafından 11 Şubat 2012’de devrildi. 17 Şubat 2012’de, Libya’da, Kaddafi’nin devrilmesini sağlayacak NATO harekatının önünü açan süreci başlatan “Öfke Günü” düzenlendi. Olaylar daha sonra Bahreyn, Suriye ve Yemen’e de yayıldı. Ayrıca, Cezayir, Kuveyt, Ürdün, Lübnan, Uman ve Fas gibi ülkelerde de çeşitli düzeylerde etkisini gösterdi.

Fakat, pek çok kişinin belirttiği gibi, ‘Arab Baharı’ deyimi ortak ve aynı mecrada ilerleyen toplumsal bir hareket sanısını yaratacak yanlış bir kavrayışa yol açabilmektedir. Var olan gerçekliği anlatmaktan uzak olmasına rağmen, artık genelleşmiş olmasından dolayı, deyimi kullanmak durumundayız. Tercihimizin arkasında daha uygun nitelemelere dair arayışların başarısızlığının da bulunduğunu eklemek isteriz. Örneğin Anderson (2011), haklı olarak, ‘Arab Baharı’ olarak adlandırılan olayları birbiriyle bağlantılı olaylar dizisi (concatenation) olarak nitelendirmekteydi. Ayrıca bu yazara göre, kalkışmaların arkasında gelir eşitsizliklerindeki kutuplaşma, yiyecek fiyatlarındaki artış, konut yetersizliği, özellikle gençler arasındaki yüksek işsizlik sayılabilir. Dolayısıyla olayların arkasındaki sebepler Batı ülkelerinin medyasında tekrar edilenin tersine “demokrasi isteği”nden daha karmaşıktır.

AVRUPA ve AB-TÜRKİYE

Almanak 2007’68 ülkemizde tüm sanat alanlarını etkilediği gibi tiyatro alanımızda da izler bırakmış bir dönemdir. Plastik sanatlardan edebiyata, sinemadan tiyatroya sanatçılarımız bu süreçte daha öncekilerden çok farklı muhalif yapıtlar ortaya koymuş, yeni bir dünya görüşü ve perspektif altında yeni bir estetiğin sorgulamasına ve inşasına girişmişlerdir.

Batıda faşizmin saldırı, baskıları ve emperyalist paylaşım savaşı yüzünden 1930’larda yeni bir ivme kazanırken engellenen sanattaki yeni atılım, 1940’ların son yıllarında yeniden hareketlendi. Aynı gelişmeler ülkemizde Bayar-Menderes diktatörlüğünün son günleri olan 50’lerin ikinci yarısında görüldü.

Tanzimat’tan 50’li yıllara kadar yolunu “batı” tiyatrosuna çevirmeye çalışan ülke tiyatromuz, Cumhuriyet öncesi batılı oyun metinlerini doğrudan ya da uyarlama yaparak oynamaya çalıştı. Şinasi ve benzeri kimi yazarların tiyatro oyunları kaleme almaları da bu yönelişi değiştirmedi.

Hem metin hem de sahne estetiği açısından batıyı taklitle “modern”leşme çabalarına giren tiyatromuz, Cumhuriyet sonrası resmi çatılar altında bir sanatsal alan var etmeye çalıştı.

1930’larda resmi çatıların altında Kemalist yönetimin gittikçe sertleşen baskıları yüzünden yazarlar ancak Osmanlı döneminin eleştirisini yapabildiler.

Cumhuriyetle kurulan ülkedeki sistemin çıkmazlarını ortaya koymak isteyenler ise Nâzım Hikmet’ten Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Hasan İzzettin Dinamo’ya hapislere tıkıldılar.

SANATIN, BİLİMİN ve POLİTİKANIN TECRİTLE BÜYÜK KAPIŞMASI

Almanak 2002Tüm yazılı, işitsel ve görsel kitle iletişim araçlarına kısaca medya denir. Medya ile toplum ve devlet arasında yazılı ve yazısız birtakım kurallar vardır. Yazılı olanlar ilgili yasaların medyaya ilişkin maddeleri, yazısız olanlar ise toplumdaki ahlak kurallarıdır. Doksanlı yıllara kadar ülkemizde işitsel ve görsel medya, devlet tekelinde idi. Özel sektör, medyanın sadece yazılı kısmını yönlendiriyordu. Yazılı medyanın toplumda boy göstermesinden doksanlı yıllara kadar geçen sürede bu iş meslek olarak yapılıyordu. Yine seksenli yıllarda yozlaşmanın, hız kazandığı tarihlere kadar, toplumda, meslek ahlakı, namus, şeref kavramları gibi tabu sayılıyordu. Gazete sahipleri gazetelerinin başyazarları, mesleğin koruyucuları ve çalışanlarının, gelecekte olmak istedikleri, mesleklerinin önderleriydiler. Ahmet Emin Yalman, Bedii Faik, Yunus Nadi, Nadir Nadi, Sedat Simavi bu mesleğin saygın temsilcilerindendir. Ancak dünya dönüyor ve doksanlı yılların başlarında medyadan devlet tekeli kalkıyor. Dünyada tek kutuplu bir döneme geçiliyor. Bu durum kutup başı ve yandaşlarının dünyada yeni sömürü çarkları geliştirmelerini de beraber getiriyor. Kutup başı ile sıkı temasta olan ülkemiz de bu sömürü çarkının içinde yerini alıyor, ancak sömürülmek üzere. Bunun belirtileri çeşitli alanlarla birlikte medyada da kendinin gösteriyor. Yukarıda belirttiğimiz meslekten gazetecilerin yerini hızla tüccarlar almaya başlıyor. Hem de ne başlamak. Üçer, beşer, onar tanesini birden alıyorlar. Kısa bir zamanda medya denildiğinde 2-3 kişi akla geliyor. Peki bunu engelleyen yasalar yok mu? Var. Ancak minareyi çalan kılıfını da hazırlıyor. Kapıcısının, şöförünün, hizmetçisinin üstüne kaydettiriyor yasanın izin vermediğini. Buyurun size bir fiili durum.

11 EYLÜL VE BASIN

Almanak 20022002 yılının Nazım Hikmet’in 100. doğum yılı olarak kutlaması UNESCO’nun da gündeme aldığı bir proje durumuna gelince, bu projenin nasıl yozlaştırılabileceği de görüldü. Nazım Hikmet’in mezarının başına işadamlarını götürenler, onun mezarını yurduna götürülmesini isterken “orta malı tarlalardan” söz edişini, jandarma korkusunun ortadan kalkışını şart sayışını görmezden gelenler bu tavırlarıyla yetinmediler. Nazım Hikmet’i barışçı, sosyalist kimliğinden soyarak yalnız bir kadın düşkünü, sosyalizm düşüncesiyle aldatılmış bir romantik, sosyalizmin varolduğu ülkede yaşaması zor bir yazar kimliğine de bürümeye çalıştılar. İletişim araçlarını bu yolda kullandılar. Ancak, iletişim araçlarının gücüne kültür ve dayanışmayla karşı çıkmayı düşünen bir gurup aydın, Nazım Hikmet’in nasıl anılması gerektiği konusundaki görüşlerini bir bildiriyle kamuoyuna açıkladı.

Cengiz Bektaş, Gülsüm Cengiz, İbrahim Çiftçioğlu, Aydın Çubukçu, Güngör Gençay, Şükran Kurdakul, Yılmaz Onay, Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Sennur Sezer’in adlarıyla sunularak imzaya açılan bildirinin tam metni şöyleydi:

ŞAİRİN VE ŞİİRİN İÇİ AÇILMAMIŞTIR

Ara...

AYRINTILI ARAMA

  • Etiketler
  • Kategori
  • Yazar
  • Yıl

Üye Giriş