Bu sayfayı yazdır

KÜRESELLEŞMİŞ DÜNYADA KÜRESELLEŞEN TÜRKİYE’NİN KRİZLERİ

almanak20001Türkiye 1989’da, TL’nin konvertibilitesini IMF’ye onaylatabilmek üzere, başta dış ticarette ve mali piyasalarda tüm ilgili serbestleşmeleri gerçekleştirdi. Bunu, AB ile arasındaki gümrük birliği anlaşmasının (1964) Son Aşaması’na geçiş (1 Ocak 1996) ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yürürlüğe girmesi izledi. Böylece, Türkiye, artık küreselleşme sürecinin bir parçası haline geliyor, mal-para-sermaye piyasaları devlet müdahalelerinden iyice arınmış biçimde serbestçe, dünya ile bütünleşiyordu; devleti küçültme yolunda, daha önce yavaş giden özelleştirmeler de ivme kazanıyordu.

 Bu tablonun oluşturduğu yeni düzende en çarpıcı olay krizlerin giderek ivme kazanması oldu. Finansal dengeleri bozuk, finansal kurumları zayıf ve finansal piyasaları sığ, sanayii ile tarımı düşük verimli bir ekonominin yeni düzene tepkisi, sanki sık sık krizlere düşmesiyle ortaya çıkıyordu; tıpkı zayıf bünyeli bir kişinin güçlü yapıdakilerle güreş minderine çıktığında sık sık yere çakılıp kalmasına benzer bir tablo oldu bu. 1990’lı yıllarda Türkiye’nin yaşadığı kriz sayısı, 1991, 1994 ve 1998-1999’da olmak üzere, üçe yükseldi; 2000 sonu ile 2001 başındaki krizler bunu izledi. GSMH artış hızında, yavaşlama bir yana, mutlak anlamda düşüşler yaşanır oldu (1994’de ve 1999’da yaklaşık yüzde 6’şar oranında[1]); her krizde yüzbinlerce işçi işsiz kaldı, küçük/büyük onlarca üretici firma iflas ederken batan bankaların sayısı, batırılan fonların tutarı dudakları uçurtan boyutlara geldi. Ve bu arada bir dizi olumsuz etkenin ortaya çıkışı birbiri üstüne bindi. GSMH’nın büyümesi yavaşlarken (1990-99 dönemi yılda ortalama yüzde 2.8) büyüme/kalkınma konuları geri plana itildi;

 

GSMH’nın büyümesi, nüfus artışı göz önünde tutulduğunda kişi başına gelir artışına pek küçük (yüzde 1 gibi) bir pay bırakıyordu. Gelir bölüşümünde giderek bozulma, dolayısıyla, tepedeki en zenginler daha zenginleşirken, orta halliler ve fakirler daha da fakirleşiyor anlamına geliyordu. Bundan ötürü, sıklaşan krizlerin getirdiği iflaslar ve işsizlik çok ciddi sosyal sorunların (işsizlerin aile bunalımı, artan intiharlar, okula gönderilmeyip çalıştırılan çocuklar vb.) kaynağı olmaya başladı. Ayrıca, finans kesimindeki batakların yükü devlete binerken, devlette bu yükü halka bindiriyor bu mali yük de fakirleşen halka kalıyor[2]. Giderek yükselen reel faizler artmayan GSMH içindeki payını 1980’lerin başında yüzde 1’den 1990’ların ikinci yarısında yüzde 10’un üstüne çıkarırken, krizlerde patlayan faizlerle bu pay daha sıçrarken yine ödeme kaynağı geniş kitle oluyor. Kısacası, 1990 sonrası yılların krizleri, ekonomide yarattığı olumsuz etkiler açısından 1978 öncesindekilere oranla, çok daha acıtıcı, sefilleştirici ve bu görünümüyle 19. Yüzyılda Avrupa’da ya da Osmanlı’da yaşayan sefalet tablolarını çağrıştırıyor.

 Bunu ötesinde yaygınlaşan yolsuzluklar siyaseti ve bürokrasiyi de batağına çekerek, toplumda demokrasinin erdemlerine güveni tüketti. Üretim değil de “para üzerinden para kazanmak” oyununa giren fon sahiplerinin, kendi oyunlarına yönetici takımını da çekmesi kaçınılmazdır; nedeni, bu oyunlarda para kazanmak bir takım bilgilere önceden sahip olmak  (TCMB’nin yapacağı devalüasyonu önceden haber almak gibi), veya kamudaki ilgili kesimin olaya karışmasını sağlamak (hayali ihracat gibi), ya da taviz alacak kişinin kendisi olması için ilgili yönetici kesimleri işe sokmak (ihale, özelleştirme yolsuzlukları gibi) gereğini yaratır. İşte bu gerekten ötürü, ya bu kesimin “adamları” siyasete/bürokrasiye katılacaktır ya da bu kesimlerden birileri büyük paraları paylaşmak için bu yola itilecektir. Devlet gelirlerini kısıtlayıcı, harcamalarını artırıcı etkiler yaratan yolsuzluklar, kamu açıklarını büyüttükleri ölçüde krizleri de hazırlayan etkenlerden biri olarak ortaya çıkmaktadır.

Krizi Hazırlayan Finans Pazarları Oyunları

 Para üzerinden para kazanmak oyunları arasında krizleri hazırlayan öğelerin başında “faiz arbitrajı” gelir; işlemler döviz kuru için beklentiler ve yabancı paralar (başta dolar ve DM, bundan böyle EURO) üzerinden fonlar ve TL üzerinden yerli fonlar arasındaki faiz haddi farklarına dayanarak kar etmek üzere yapılır. Yabancı yatırım fonları ile bankaları kadar yerli ticari bankalar, “bıyıklı sermaye” diye anılan yerli fon sahipleri bu oyunda rol alırlar. Bu süreç aynı zamanda başta ticari bankalar, kısa vadeli dış borçları şişirir; şişen borçlar dışarıda kredi verenlerin rizikosunu artırırken reel faiz hadlerini yükseltir. Böylece, Hazine borçlanmayı sürdürürken devlet bütçesi harcama kalemi içinde faiz ödemeleri de giderek artan pay alır. 1985’de iç borç faiz ödemeleri bu son kalemin ihmal edilebilir (yüzde 2 gibi) bir oranıyken, 1990’ların 2. yarısında yüzde 50’nin üzerine çıkmış, hazine borçlanmasında nominal faizler (duruma göre) yüzde 100-200 arasında değişirken, ortalama reel faiz yüzde 30’ların üstünde seyretmiştir.

 Diğer yandan enflasyon/yüksek faiz sarmalı bütçe açıklarını büyütürken, kısa vadeli dış borçların birlikte artışı krizin yolunu hazırlar. Nedeni açıktır: yerli ticari bankalara kredi veren dış finans kurumları rizikolarının arttığını gördükleri anda paralarını geri çekmek yoluna girerler; rizikoların artış nedeniyse, bir yandan sermaye girişleri artarken TL’nin aşırı değerlenmesinin yarattığı cari işlemler açıklarının büyümesi, rezervlerin azalıyor olması ile kısa vadeli dış borçların ödenme olasılığını düşmesidir. Yüksek faiz cazibesiyle borsada hazine kağıtlarına (ya da hisse senetlerine) yatırım yapmak için dolar/mark vb. bozdurup TL’ye geçen sermaye ise tekrar dolar/mark gibi yabancı paralara dönerken TL değerindeki düşüşün getireceği kayıplara bağlı rizikoların artışına tanık olur. Böylece açık pozisyonları artan ticari bankaların rizikolarıyla bu ikincilerin büyüyen rizikoları birlikte dövize hücum ile sermaye kaçışını başlatan bir kaynağı oluşturur.

Kısa vadeli sermaye girişleri hazine bonoları gibi şirketlerin hisse senedi alımına da gelebilir. Özellikle (1994’de olduğu gibi) şiddetli bir krizin yarattığı hızlı devalüasyon ve borsada fiyatların çöküşünü izleyerek, ölü fiyattan şirketleri ele geçirmek yabancı ve sağlam kalan yerli firmalara çok cazip geliyor. Ölü fiyattan hisse alımı sürerken, sermaye girişlerinin “istikrarlaştırıcı spekülasyon” rolü oynadığı görülür; sermaye girişleriyle, şirketler el değiştirirken borsada trend yükselir, faizler düşer, girişler artıp rezervler büyürken, TL değerlenir, ekonomi canlanabilir. Ne var ki, yukarıda değinilen nedenlerle, sermayenin rizikosu artarken hemen kağıtları satışa geçişi ve TL’yi yabancı paraya çevirerek kaçışı, borsayı çökertirken, eş-anlı olarak TL değerini düşürür, rezervler azalır ve para arzındaki şiddetli daralmayla birlikte faiz hadleri fırlar. Böylece, hazine kağıtları, şirket hisseleri ya da tahvillerine gelen sermayenin kaçışı çöküşte birlikte rol oynamaktadır.

2001 Krizini Hazırlayan Finans Kesimi Zaafları:

Türkiye’nin 1991’de yaşadığı, kısmen 1990’daki sermaye girişlerinin yarattığı savurganlık sonucu büyüyen cari işlem açıkları, kısmen Körfez Krizi’ne bağlı riziko artışlarının yarattığı sermaye kaçışlarının yarattığı krizi bir yılda atlatabildi. GSMH artışı sıfırlandıysa da yarattığı tahribat, enflasyon ve faiz haddinde fırlama ile döviz fiyatında bir miktar artışa inhisar etti. 1994 krizindeyse kısmen 1993 ortasında Avrupa piyasasındaki mali istikrarsızlığın ve birkaç paranın ciddi değer kayıplarını olumsuz rekabet etkisinin rolü oldu; kısmen 1993’deki cari işlemler açıklarının sermaye girişleriyle pompalanarak 6.4 milyar dolar gibi tarihsel bir rakama ulaşması rizikoları artırdı; toplam sermaye girişleri de 9 milyar dolara varmıştı. İktidardaki hükümetin faiz haddini düşürme çabası buna eklendi. Kriz çok şiddetli oldu: 4 küsur milyar dolar tutarında sermaye kaçarken, döviz fiyatı Aralık 1993’de 14 bin TL’den Nisan 1994’de 40 bin TL’ye fırlamış, dövize hücumu durdurmak için Haziran 1994’de yüzde 400 faizli Hazine bonosu çıkarmak gerekmişti. GSMH yüzde 6 oranında daralırken yüz binlerce işçi çıkarılıyor, borsa çöküyor, enflasyon da (TEFE) yüzde 121’e fırlıyordu. Ancak TL’nini çöküşü kaçan sermayeyi ucuzlayan hisse senetleri ve fırlayan faizlerden yararlanmak üzere geri getirdi; çöken TL ile ihracat patlarken cari işlem fazlası (2.6 milyar dolar) sağlandı, kısa vadeli borçlar kısmen ödenebildi. Finans kesiminde tahribat, üç bankanın ( Marmara Bank, Impexbank, TYT Bank) çökmesi ve 11 aracı kurumun faaliyetten men edilmesiyle ortaya çıktı. Bu krizde yaşanan ilginç bir olay, batan ticari bankalara kredi veren bir İsviçre bankasının, bu krediyi devletin ödemesi talebini seslendirmesi ve bu arada IMF’nin devreye girerek bunu onaylamasıydı. Kendi rizikosunu hesaplama özel kesim arası ilişkilerde, oysa temel kuraldır.İzleyen yıla kalmadan ekonomi büyümeye geçti, fiyat artışları göreli yavaşladı. 1991 ve 1994 krizlerinin gerisinde, dönemin TCMB başkanlığının, fiyat artışlarını sınırlamak amacıyla döviz kurunu “çapa” olarak kullanabilmek; böylece sermaye girişlerini teşvik etmek, fakat bu arada cari işlemler açıklarını da göz ardı etmek politikası da rol oynadı.

Türkiye krizden krize sürüklenirken, bir yandan dış borç stoku hızla büyüyor, bir yandan kamu kesiminin ((bütçe, belediyeler, fonlar, devlet bankaları, KİT’ler) verdiği açıkların ve yüksek faizle kısa vadeli iç borçlanmanın baskısıyla iç borç stoku çığ gibi büyüyordu.  İzleyen üç yıl ekonomi bir yandan hızla büyürken, bir yandan süren sermaye girişleri ve büyüyen cari işlem açıklarıyla birlikte hızlanan enflasyon yaşadı; bu süreç 1997 sonunda ekonomide hükümeti artık aynı çizgiyi sürdüremez duruma getirdi.

1997’de patlayan Asya krizi bu sürece eklendi. Kriz dünya piyasalarında, “gelişen pazarlar” (emerging markets)ın dahi çocuklarını da etkisine alınca finans pazarları sarsıldı. Buna Rusya’nın 1998’de moratoryum ilanıyla birlikte giden krizi eklenince, Türkiye’nin bundan her yönden etkilenmeyeceği düşünülemezdi. Özellikle Rusya krizi Türkiye’yi hem mal ihracatı, hem hizmet ihracatı açısından olumsuz etkilerken, hem de “gelişen pazarlarda artan riziko” dolayısıyla sermaye kaçışlarıyla (7 milyar dolar kadar) karşılaştırdı, kriz Brezilya ile birlikte Türkiye’ye de yayıldı. Ancak, işin gerçeği zaten 1997 sonunda ekonominin artan makro dengesizliklerle sallanmaya başlamış olmasıydı.

Tarım üretiminde olumlu hava koşullarına bağlı olağanüstü bir artış (yüzde 8.4 oranında ) diğer kesimlerdeki duraklamaya rağmen 1998’de GSMH’ da büyüme yaratabildi (yüzde 3.9); kaçan sermaye etkisiyle reel faizlerdeki fırlamanın daralttığı harcamalarla birlikte cari işlemler fazla verdi. (2 milyar dolar kadar); fakat fiyatlar hızlanmayı sürdürdü (TEFE yüzde 71,8, TÜFE yüzde 84.6)

1999’da ekonomiye dışsal öğelerin (kuraklık, deprem, Öcalan’ın yakalanması[3] gibi) karışması bir yandan, fiyat artışlarını dizginleme için devreye sokulan daraltıcı politikalar diğer yandan, fiyat artış hızını düşürürken (TEFE yüzde 53,1, TÜFE yüzde 64.9) ekonomi GSMH’nın yüzde 6.4 oranında düştüğüne tanık oldu. Ancak çok dikkat çekici bir diğer değişme dış borç stoku 102 milyar doları aşarken iç borç stokunun (cari fiyatlarla) tam iki katına çıkmasıydı (Aralık 1998’de 11.6 katrilyondan Aralık 1999’da 22.9 katrilyona). Bu arada kamu bankalarının (Ziraat Bankası, Halkbank, Emlak Bankası) görev zararlarının da büyüklüğü su yüzüne çıkmaya başladı. 1999’da yaşanan felaketlere karşılık yılın sonunda bir iyimserlik havası da esmeye başlamıştı: Helsinki Doruğu’nda Türkiye’nin adaylığını AB’ın onaylaması, fiyat artış hızının biraz düşürülebilmesi, Abdullah Öcalan’ın yakalanıp terör eylemlerinin durmuş olması, koalisyon hükümetine duyulan güven bunun başlıca kaynağıydı. Hükümet, karşılaştığı finans yükünün büyüklüğü, bazı “akıl hocaları”nın tavsiyesiyle bunun bir kısmını daha uzun vadeli dış borca döndürme umudu ve bu iyimserlik havasıyla IMF’ye stand-by anlaşması için başvurdu. Oysa 1999 sonunda 35 milyar dolara yaklaşan dış rezervler, önemsenmeyecek cari işlemler açıklarından ötürü, dış işlemler hiç de bunu gerektirmiyordu.

2000 Yılından 2001 Yılı Finans Krizine

Yukarıda değinilen krizlerin 2001 yılındaki büyük finans krizini nasıl hazırladığı ancak olayın, bir takım politik dedikoduların çok ötesinde, “küreselleşme” denilen finans kapital aşamasıyla bağlantısı kurulduğunda anlaşılabilir.

Bir kere, her krizde devlet dövize hücumu durdurabilmek için inanılmaz faiz oranlarıyla denge sağlamaya çalışıyor; sık sık bunun reel faiz tabanında oranı yüzde 100’ü aşıyor. Bu yüksek faizlerle bütçe harcamaları şişerken artan rizikoları ve tekel güçleriyle bankalar ortalama reel faizleri de yükselttiler. Diğer yandan, yeni borçlarla bunu karşılamak, bu  yüksek faiz hadlerinde büyüyen bir iç borç stoku yarattı. Nitekim TEFE’nin yüzde 50’ye doğru indiği 1999 sonunda Hazine yüzde 109.5 ile borçlanmıştı; fiyat artışları düşerken 2001 Şubat ayındaki krizde bu oran yüzde 193.7 oldu. İç ve dış stoku büyüdükçe yerli bankalar kısa vadeli dış krediyi de daha yüksek faizlerle alabiliyor; artan kendi rizikolarını ekleyip, ve neredeyse  tekelci konumlarından yararlanıp Hazine’ye katlayarak yansıtıyor. 2000 sonunda 45 milyar dolara ulaşan iç borçta, bütçe harcamalarındaki savurganlık da eklenince, işte krizler ve bu süreç rol oynadı.

İkincisi, yaşanan krizlerin hemen hepsi çok sayıda banka ya da firma batışı ile birlikte gidiyor; bunların zararları kamulaştırılıyor. Zararları kamulaştırmanın bir yolu bunları kamu bankalarına devretmektir. 1980’li yıllardaki krizlerde bu iş geniş biçimde uygulanmıştır. Günümüzde dudak uçurtan açıkları olan T.C. Ziraat Bankası Asil Çelik’ten Güney Sanayii’ne, TOE’den 1982-3 para krizinde çöken bankalara değin (İstanbul Bankası, Hisarbank, Odibank, TÖB) kurtarmak için kullanıldı. Emlakbank, kurtarma işlemleriyle ayakta duramaz hale gelen Anadolu Bankası ve Türkiye Emlak ve Kredi Bankası’nın birleştirilmesiyle (1988) oluşmuştu zaten.

Küreselleşmenin sıklaştırdığı krizler karşısında oluşturulan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen bankalara gelince: bunların alacakları tahsil edilemediği için yük yine Hazineye biniyor: 1994 krizinde batan üç banka (Marmarabank, Impexbank, TYT Bank) nın 600 milyon dolar tutarındaki alacaklarının 2001 başına kadar ancak yüzde 10’nun tahsil edildiği gazetelere yansıyan bir haberdir. 2001 yılı itibariyle batan toplam 13 adet bankanın zararları için de aynı sonucun geçerli olacağı kuşkusuzdur.

Bir diğer olay (anlaşılan) Türk hükümetleri 1994 krizi sonrasında yabancı bankalara, “riziko”larını üstlenip ticari bankalar ödeyemez duruma düştüğünde ödemeyi taahhüt etmiştir. Bu ise, yabancı bankaların gözü kapalı kredi verip, kısa vadeli borçları”çığırından çıkarma” larına yol açmıştır. 2000 yılında kısa vadeli borçlar 25 milyar dolara varmıştı. Devlet demek ki, bu rizikoyu taşımayı da göze almıştır[4].

1990’lı yılların ikinci yarısı itibariyle, iktidara gelen hükümetler mümkün olduğu kadar tarım fiyatlarına yaptıkları mali destekleri gözden uzak tutabilmek için (çünkü küreselleşmede bu destekler yasaktır) Ziraat Bankası’na esnaf/zanaatkar kesimine yaptıkları mali destekleri de Halk Bankası’na yükleme yolunu seçtiler. Başta Emlak Bankası, bu bankalardan siyasetçilerin “yararlarına” yapılan desteklerse, gerçek görev zararlarına eklendi. Böylece 1999’dan 2000 yılına girerken hükümet IMF’den stand-by anlaşmasıyla dış borç almak yoluyla kısa vadede bu yüklerden kurtulmayı umdu.

Ancak iç finansal açıkların yükünün”muazzam” olduğunu belirtmek gerekiyor: 45 milyar dolar Hazinenin iç borcu (anapara ve faiz dahil); 20 milyar dolar tutarındaki kamu bankaları “görev” zararlarına ekleniyor. Buna 12 milyar dolar tutarındaki TMSF’na halen devredilmiş 11 bankanın (çoğu hortumlama/horzumlama sonucu) batakları, 1 milyar dolar tutarındaki daha henüz TMSF’na devredilmeyi bekleyen iki bankanın[5] batakları eklendiğinde, tutar 13 milyar dolara varmaktadır. Hükümet bankaları tasfiye etmek yerine ayağa kaldırıp satmak amacıyla yola çıktığına göre, bu tutarın ödemesi de Hazineye kalacak demektir. Yani, sadece içeriden kaynaklanan yük 78 milyar dolara varmaktadır.

Fakat daha ilginci, son krizde 13 adet bankanın peşpeşe iflasının, bugüne dek hiç bir krizde görülmedik bir olay olması ve açık biçimde sergiledikleri siyaset bağlantılarıdır. İçi boşaltılmış ve en yüksek alacak tutarı sergileyen iki banka (Interbank ve Egebank) da bu ilişkiler çok açıktır; diğerleri arasında içi boşaltıldığı saptanan Etibank ve Sümerbank dikkati çekiyor; 1990’lı yılların ortasında “sırtımızdaki kambur” dan kurtulmak amacıyla alelacele özelleştirilen bu iki banka, şimdi gerçek yük olarak devletin kucağına dönmüşlerdir.

IMF ile Stand-by Anlaşmasının Getirdikleri

2000 yılı IMF istikrarı programının yürürlükte bulunduğu yıldır. Bu programın konumuzu doğrudan ilgilendiren iki öğesi vardır; biri, TCMB’nin TL emisyonu döviz rezervlerine bağlaması, diğeri TL’deki değer kaybının fiyat artışlarının çok altında tutulmasıyla dövizin “çapa” olarak kullanılmasıdır. Bu iki öğe ne Türk hükümetlerinin ne IMF’nin yerli ya da yabancı deneyimlerden hiç ders alamadığının tipik göstergeleridir. Çünkü bu iki öğe uygulandığı her yerde banka sisteminde, şirketlerde büyük çöküşleri hazırlamıştır. Döviz rizikosunu “döviz çapası”ile azaltan içerideki bankalar, şirketler bir yandan dış borç almaya teşvik edilir, bir yandan ucuz dövizle yurt dışına sermaye transfer etmeye; dışarıdaki bankaların (tahminlerimize göre) hükümetin yaptığı gibi rizikoları düşürülünce, Türkiye’ye kolay fonlama yaparlar. Tabii, bu arada TL sermaye girişleriyle aşırı değerlenmiştir; ithalat (mal ve hizmet) patlarken ihracatın caydırılması cari işlemler açığını giderek şişirmiş, böylece, bu fonlama ihtiyacı da artmış olur. Nitekim 2000 yılında cari işlemler açığı 10 milyar dolar ile GSMH’nın yüzde 5’i gibi çok yüksek bir rakama varmıştır. Ayrıca, ithalat patlarken ihracatın arttırılamamış olması reel sektörü ciddi bir pazar sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır.

Bu kritik durumda, bankalar/şirketler döviz çapasına güvenip açıklarını büyütmekte bir sakınca görmezken, cari açık giderek büyürken, birileri bu “kritik” durumdan kendi lehine yararlanmak isterse, ya da bir başka alanda kendisine daha  karlı bir olanak çıkarsa ne olur? Fonlar birden iç piyasadan çekilip dışarı transfer edilir, rezervler düşer, para arzı daralır, faizler ile döviz fiyatı fırlar. Bankaların şirketlerin TL ihtiyacı artarken Merkez Bankası IMF’ye taahhüdü gereği rezerv artışı hariç fonlama yapmadığına göre, sistemde likidite krizi kaçınılmazdır.

Türkiye’nin Kasımdaki TL krizini izleyerek Şubatta bir döviz krizi yaşaması olağandı[6]. Bankacılık sisteminin kirli çamaşırlarıyla birlikte finans sisteminin zaaflarının ortaya dökülmesi; reel faizlerin döviz çapasıyla birlikte tabana vurması (Hazine borçlanmasında Şubat 2001 krizi öncesi 2000 yılında yüzde 38.5 nominal faiz sıfır reel faiz anlamına geliyordu), cari işlemler açığının giderek patlaması beklenen bir olaydı. Araya giren siyasal sürtüşmeler, psikolojik fırtınalar yaratan yetkili kişi beyanlarıysa, olsa olsa, beklenen bir olayı çabuklaştırdı, patlamayı tetikledi. Nitekim, krizlerde beklenen tablo ortaya çıktı; sermaye kaçışları döviz fiyatını fırlattı, ona faizler ve genel fiyat artışının hızlanması (Mart 2001’de yüzde 10) eşlik etti. Ekonominin reel kesimi, bütün hesaplar yanlış çıkınca başaşağı indi. Türkiye şimdi atıl kapasiteler, giderek artan işsizlik , tekrar yükselişe geçen fiyatlarla IMF ile stand-by anlaşmasını imzaladığı noktadan daha kötü bir noktaya geldi. 2000 yılında yapay bir rahatlama ile yüzde 6.1 büyüdüğü, düşen faizlerle rahat nefes aldığı, patlayan mal ithalatıyla (mal ihracı 25 milyar dolarda kalırken) 50 milyar dolarla bunun 2 katına varan mal ithalatı, rafların dolduğu, fiyat artışlarında bir miktar yavaşlama olduğu (TÜFE’de yıllık ortalama yüzde 55) bir gerçekti.

Sermaye kaçışlarının ve TL’nin serbest dalgalanmaya bırakılmasıyla birlikte sürekli fırlayan döviz fiyatının gerisinde spekülasyon yapan  yabancı bankaların  bulunduğu, gazetelere yansıyan çarpıcı bir haberdir. IMF programının özelleştirme koşulu getirmesi, bu haberlerin gerisindeki mantığı oluşturur: TL’nin dış değeri (reel anlamda) ne kadar düşerse, özelleştirmelerde yerli KİT’leri de dolar/mark üzerinden o kadar ucuz fiyata kapatmak mümkün olur; aynı şekilde fırlayan faizler de eklenince tabana vuran borsada yerli şirketleri ele geçirmenin ucuzlaması da buna eklenir. Nitekim her krizden sonra, yerli şirketlerin hızla yabancılara geçtiği gözlenmektedir. (Örnek, TL değerinin tabana vurduğu 1994 krizi)

Yukarıdaki kimilerine göre “komplo teorisi” havası taşıyan değerlendirmenin gerisinde yatan ise gerçek bir gözlemdir: TCMB’nin döviz fiyatını yavaşlatmak için açtığı döviz satış ihalesinde başlıca alıcılar yabancı bankalardır. Kaldı ki, biraz Türkiye ekonomi tarihini bilenler için, bu durum hiç de “olağanüstü” değildir; gerek Kurtuluş Savaşı öncesi Mütareke yıllarında, başta İstanbul, taşınmaz mal fiyatlarını ucuzlatmak; gerek 1920’li yıllarda buradaki yabancı bankaların yerli bankaları çökertmek için benzer spekülatif hareketlere giriştiği bilinmektedir. Kısacası, TL’nin serbest dalgalanmaya bırakılması spekülasyonu durduramadığı ölçüde, TCMB’nin bu işi yürütme biçimi, halen Türkiye ekonomisinin aleyhine işlemektedir, reel kesimi, doruklarda dolaşan faizlerle birlikte fırlayan döviz fiyatı çökertmektedir. Mahathir’in, Asya Krizi’nde Malezya’yı IMF’siz nasıl bir yılda kurtardığı incelenmeye değer bir örnektir.

Türkiye’den Sermaye Kaçışları

Türkiye’nin yaşadığı dış borç stoku artışı üzerinde de yaşanan krizler bağlamında ciddiyetle durmak gerekir. Nedeni, daha 1998 yılı itibariyle Türkiye’nin dünyanın en büyük borçlu 10 ülkesi arasında 9. sırada yer almış olmasıdır. GSMH 1990’lı yıllarda çok düşük oranda bir artış gösterirken dış borç katlanmış, 1989’da 49.5 milyar dolardan 1999 sonunda tam 102 milyar (2001 başında 110 milyar) dolara çıkmıştır. Bunun yaklaşık yarısı devlete kalanı özel kesime aittir. Bu rakama borç faizleri dahil değildir. Yıllık faiz ödemesi 5.5 milyar doları bulmaktadır; üstelik bu borcun yüzde 25’den biraz fazlası kısa vadelidir.

1990’lı yıllar toplam olarak (1990-99) cari işlemler açıkları 10 yılda sadece 13.9 milyar dolardır; 50 milyar dolardan fazla olan dış borç stoku artışı sermaye hareketleri bağlantılıdır ve ekonomiyi tehdit eden bir diğer öğedir. Nedeni bunun içeride sabit yatırıma dönüşümle gelir artışı yaratmaması ve geri ödemeyi sağlayacak biçimde kendi kaynağını sağlamamış olmasıdır. Ekonominin durağanlaştığı 1990’lı yıllarda katlanan dış borç, yukarıda değinilen iç dengesizlikleri tamamlayan bir öğedir.

Türkiye’nin sabit yatırım ya da GSMH artış hızı Cumhuriyet tarihinin en düşük olduğu bir on yılı yaşarken, 1990’lı yıllarda dikkate değer herhangi bir üretim atılımı olmazken, cari işlem açıkları ile bağlantısız bu dış borç artışı neyi göstermektedir? Gösterdiği, Türkiye’nin sermaye kaçışları resmen “ütüldüğü” ve krizlerin de bunun başlıca aracı olarak yaşandığıdır. Çünkü dış borç artışının büyüklüğünü ne rezervler, ne diğer dış mali plasmalarla ya da para kurlarındaki değişmelerle açıklamak mümkün değildir.

Sonuç

1990’lı yıllarda yolsuzluklar, krizler ve rantçılık ile birlikte durgunlaşan ekonominin sorunları, sanki 2000 yılının ikinci yarısından itibaren su yüzüne çıktı. IMF programı uygulamaları bu birikimin tetiğini çekti; 2001 yılının Şubat ayında döviz fiyatının fırlaması da patlamayı kargaşaya döndürdü. Türkiye bundan önceki hiç bir krizde karşılaşmadığı ağır bir hasarla hem finans hem de reel kesimlerde karşı karşıya kaldı. Ekonomi tam da bu ağır hasarı yaşarken kredi verme karşılığı şeker üretimini kısma yolunda dışarıdan getirilen baskılar nasıl bir oyun içine düşüldüğü üzerinde ciddi biçimde düşünmeyi zorunlu kılıyor[7]. Bunun ithalat faturası ne olacaktır acaba ? Ya da tarım gelirine ve istihdamına etkisi?

Krizin nedeninin THY ve TELEKOM’un satışının yapılamamış olmasına bağlayanlara şu soruyu yöneltmek gerekiyor: 2005 yılına kalmadan yeni bir krize düşmek, varolan küresel politikalar ve bunların Türkiye’de yarattığı etkilere göre; hiç de olağan dışı değil. Bugün her üretici KİT’i satsaydık, o zaman acaba neleri satacaktık? Müzelerdeki eski eserleri mi? Yoksa halen talebi çok yüksek olan Doğu ve Güney Doğu topraklarını mı? Ya da en iyisi Yunanistan’la de karasuları, KKTC gibi sorunları birlikte çözmek üzere, Kuzey Kıbrıs’ı da içine alacak biçimde, İzmir’den Mersin’e kadar olan sahil şeridini mi?

Bu krizin özgünlüğü ölü fiyatlara inmekte olan özel/tüzel ne varsa ele geçirmek için, başta Baba Bush, açıkça eyleme geçen bir küreselleşmeci takımın, Türkiye’ye para akışı için ekonominin tabana vurmasını (yani tesis fiyatlarının daha da düşmesini) beklediklerini belirtmeleri. Bizim iş adamlarımız “halının altlarından çekildiğini”ni anlamış olmalılar ki, kendi aralarında ne olursa olsun tesisleri satmamak için karar alıyorlar. Türkiye ekonomisinin tümüyle birilerinin eline geçme yolunda olduğu kuşkusu uyandı herkeste artık. Hem de küreselleşmenin kendisi tam da krize girerken.


* Gülten Kazgan, İktisat dergisi. Sayı 10-11 (Şubat-Mart 2001) S:26 [Derginin ve Sayın Kazgan’ın İzni ile  basılmıştır]

[1] 1999’da Türkiye’nin başlıca sanayi ve ticaret merkezi olan Marmara bölgesini iki kez yıkan, 25 bin insanın ölümüne yol açan deprem felaketinin de 1999’daki düşüşte payı var, tabii. 2001 yılında da ekonomide daralma beklenmektedir.
[2] 2000 yılında bir “hesap hatası”ndan ötürü trilyonluk mali fon getirileri vergi dışı kalmıştır.
[3] Bu olay üzerine Türkiye aleyhine Avrupa’da başlatılan propaganda turist girişlerini hızla azaltmıştı.
[4] Oysa iki ticari özel bankanın kredi ilişkisinin rizikosunu kendilerinin taşımaları gerekir. Devletin bu durumda ödeme taahhüdü iktisatta “saflığın tehlikesi”(moral hazard) denen durumu yaratır. Kaldı ki, Türk hükümeti 1975-77 arasındaki DÇM olayının acı sonuçlarını da yaşamıştı. Uygulamadaki TMSF’da “saflığın tehlikesi”ne bir diğer örnektir. Nedeni, yüksek faizi, yüksek rizikoya rağmen, mudi için cazip tutmasıdır.
[5] İlk 11 banka şunlardır: Bank Ekspres, Bank Kapital, Egebank, Esbank, Interbank, Sümerbank, Yaşarbank, Yurtbank, Türkbank, Etibank, Demirbank; son iki banka ise İktisat Bankası, Ulusalbank’tır.
[6] Bu satırların yazarı, bu programın başarısızlığa mahküm olduğunu, eldeki örneklerin hep bu sonucu verdiğini her vesileyle belirtmişti.
[7] Bunu ivedelikle onaylayan yöneticilerimizin de, “kimin adına bizleri yönettiği” üzerine ayrıca durmaya değer.

Almanak Bilgiler

  • Yazar: Gülten Kazgan
  • Yıl: 2001